
Ona karşı buna karşı çarşı CSKA maçındada reklama yönelen hareketleriyle bizleri yanıltmadı. Telegol programında İrlanda-Fransa maçının hakemini Beşiktaş-CSKA maçına verdiler diye uzun uzun konuşunca stüdyodakiler - aha lan kesin dedik ki yanılmadık. Kendi problemlerinden mütevellit ufak çapta da olsa bir bayrak bulup asılmıştı. Buraya kadar herşey normaldi. Dünyanın neresinde olursa olsun haksızlığa karşılardı.
Dakika bilmem kaç, Rüştü orta sahada bilindik şovlarından birini yaparak yere düşüyor. Sağ taraftan topla birlikte bindiren Cska'lı oyuncuya tribünden ikinci bir top atılıyor ve bu olanları her türlü haksızlığa karşı olduklarını göstermek için İrlanda bayrağı açanlar yapıyor. Hayret! Hiç beklemezdiniz di mi?
[devamı]
Arkadaş sen beni anlıyorsun aslında içimden geçenlerin farkındasın, sen de zaten benim gibi düşünüyorsun, isyan bayrağını çekip sonu ne olursa olsun savaşmak istiyorsun artık. Bir şeyler anlatmak yerine gerekirse kendini feda edip çözüm için artık bir şeyler yapmak istiyorsun duramıyorsun, çözüme ulaşamayacağını bilmiş olsan da.
Gün geçtikçe için içine sığmıyor daralıyorsun hep aynı şeyleri görünce. Değişmediğini gördüğün zaman, yeter ulan nasıl göremiyorsunuz hayatın tam ortasındaki bu gerçekleri diye haykırıyorsun kimsenin kulak asmadığını bildiğin halde ve yine en başa sarıyorsun elde ettiğin koskacaman bir sıfırla.
Sen biliyorsun aslında sen de kendin için uğraşmıyorsun, savaşı kaybetmek senin için bir şey ifade etmiyor. Eğer bu yaşanılanlara bir şavaş diyorsak sen sonucu ne olursa olsun savaşmayı istiyorsun ama bu bile senin içindeki isyanı dindirmiyor .
Arkadaş biliyorum seni sen zaten uzak kalmıyorsun çubuklunun yanındasın her zaman ama olamayan insanların farkındasın ya işte bunun için isyan zamanı diye haykırıyorsun, yaşadığın topluma karşı bir görev bilinciyle dimdik ayakda durarak.
Sende aslında Turist Ömer'in haykırdığı gibi haykırıyorsun her söylediğin sözde içten içe;
"Öyleyse bağırın ulan, FENERBAHÇE çok yaşa diye!"
[devamı]
Bütün sevdiklerimize bu güzel bayram gününde tebrik kartı/kartpostal göndermeyi düşündük, bu konudaki girişimlerimizi hızlandırarak ptt ile her konuda anlaşmaya da varmıştık. Lakin farkettik ki bizim bu kartpostalları göndereceğimiz adresler hakkında hiçbir fikrimiz yokmuş. Örneğin hüseyin@maltepe gibi bir adresi postacı amca bulamıyormuş. Sevdiğimiz insanlarla karşılıklı iletişim noksanlığımız için üzgün olduğumuzu belirtir, nice mutlu bayramlar dileriz.
Mesaj kaygısı içeren not: PTT Genel Müdürü Osman Tural, bayramlarda cep telefonu mesajları ve e-mailler nedeniyle 150 yıllık kartpostal atma alışkanlığının on kat azaldığını ifade etmiş.
[devamı]
Ekim ayının ikinci pazarı, güzel güneşli bir gün, hava tahmin uzmanlarını yalancı çıkartırcasına. Kadıköy'de yaptığımız ucuzca ama doyurucu bir kahvaltının ardından, Kalamış'ın güzelliğini seyredebileceğiniz en ideal yerlerden biri olan Moda sahiline yürüyoruz, Bahariye'den geçerek. Hafta sonu programı: pankart boyuyoruz, sarı ve lacivert. Hafiften kalabalığız, birazımız çimlerde oturuyor. Sahil kenarından geçenler meraklı gözlerle ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor ama kısa süreli duraklamaların ardından yollarına devam ediyorlar. Derken kısa boylu, tıknaz bir adam olduğu yerde durarak uzaktan bakıyor önce. Tanıyoruz bu yüzü, hangi maça geldiysem çocukluğumdan bu yana elinde pankartıyla tribünlerde dolanan adam, evet Paşalı Birol bu.
Oturduğumuz yerden bağırıyoruz Paşalı Birol lay la la lay lay lay. Gözleri parlıyor görüyoruz uzakta da olsa. Yanımıza geliyor kalkıyoruz selam veriyoruz, Birol abi, bizi gördüğündeki çoşkusu yüzünden okunuyor. Ne güzel bir şey bu, toplanmışsınız hafta sonunuzu Fenerbahçe için pankart boyayarak harcıyorsunuz, diyor. Bizim gibi pırıl pırıl gençleri böyle görünce mutlu olduğunu da ekliyor. Nereye gittiğini soruyoruz, eski başkanlarımızdan Faruk Ilgaz'ı ve yine Moda'da ikamet eden eski atletlerden Eşref Aydın'ı ziyarete gideceğini söylüyor, sık sık Fenerbahçe Tarihine adını kazımış eski yönetici ve sporcuları ziyaret edermiş. Yıllar sonra Süleyman Seba ile Faruk Ilgaz'ı bir araya getiren de Paşalı Birol olmuş. Bazı gazetecilerin bu haberi ilk önce yapabilmek için bin lira teklif ettiği buluşma fotoğrafını bize gösteriyor. Benim parayla işim yok, 15 gün sonra herkese bedava dağıtacağım diyor. Muhabbetimiz iki saate yakın devam ediyor, ayaküstü ve yorulmadan, zevkle, heyecanla anlatıyor.
Öyle bir tesadüftür ki birkaç gün sonra bir kitapçıda gözüme çarpan Mahallenin En Şık Abileri (Hakan Dilek, Babil Yayınları 2001) kitabını alıyorum. Kitabın ortalarına geldiğimde Paşalı Birol ile yapılan söyleşiye rastlıyorum, o gün bize anlattıklarının bir çoğu yazıyor kitapta. Söyleşi tarihi 1997 diye not düşülmüş yazının sonuna. O zamandan bu yana değişen tek birşey olmuş ama, kitapta 80 bin kadarlık bir fotoğraf arşivi olduğu yazıyordu, aradaki 12 yılda sanırım o arşive 20 bin daha fotoğraf eklemiş Birol abimiz. Nitekim bizi Bayrampaşa'daki alt katını iş yeri olarak kullanıp, üst katlarını ise pankart ve fotoğraflarla doldurduğu müzesine davet ederken 100 bin kadar kimsede olmayan fotoğraflar var diyor.
Birol Abimiz fakir bir ailenin çocuğu olarak Küçükmustafapaşa'da dünyaya gelmiş. 1959 yılında, kendisi 9 yaşındayken Fenerbahçe'yle tanışıyor ve bir daha da bırakamıyor. Hikayesi çok ilginç, anlatıyor dinliyoruz. Mahallenin varlıklı bir ailesi Chevrolet marka arabayla (ilk günkü gibi aklında) Mithatpaşa Stadı'ndaki derbi maçına giderken arabadaki çocukluk arkadaşı yolda gördüğü bu gürbüz çocuğu işaret ederek, babasına o da bizimle gelsin diye diretiyor. Böylece Paşalı Birol ilk defa ve bundan sonra da sürekli gideceği Fenerbahçe'sinin maçını izlemek üzere Mithatpaşa Stadı'na giriyor. Sonuç vahim maçı kaybediyoruz, arkadaşının babası çıldırıyor, kendini paralıyor ama çocuklara dönerek rövanş maçına da aynı ekip beraber gideceğiz diyerek sözleşiyorlar. Maç günü arkadaşının evinde buluşuyorlar, Birol abimizin pantolonunun her yanı yamalı. Adam oğluna git yukardan birşeyler getir de arkadaşında güzel giyinsin diyerek oğlunu yukarı gönderiyor. Çocuk lacivertten bir pantolon ve sarısından da bir gömlekle geri geliyor, Birol abimiz mutlu, yeni ve sarı lacivert elbiseleri var artık. Evden çıkmadan son birşey daha yapıyorlar ve biz dinlerken gözlerimiz yaşarmak üzere neredeyse. Bir bayrak alıyor adam, üstüne ellerini koyuyor çocuklarla beraber ve yemin etmelerini istiyor, bu günden sonra ölene kadar Fenerbahçe'yi bırakmak yok, tamam mı? Ölene kadar seninleyiz, daha sonralarda Paşalı Birol abimizin pankartlarından bir tanesi olacak. Öylece yemin ederek gittikleri maçtan galibiyetle ve sezon sonu da ligden şampiyonlukla ayrılıyor Fenerbahçe. Çocukluk arkadaşı ise şimdilerde Amerika'daymış, oradaki Fenerbahçeliler Derneği'ne üye.
Birol abimizde hikaye çok ama kimsenin bilmediği birşeyi daha bizle paylaşıyor. Cebinden çıkarttığı 120 kişinin adının ve ölüm tarihinin bulunduğu o kağıt. Fenerbahçeli duayenlerin ve Metin Oktay, Alpaslan Dikmen gibi sevip saydığı birkaç tane de Galatasaraylının mezarlıklarını ziyaret ediyor, onlara karşı vefa borcunu bu şekilde ödediğini söylüyor. Bir yandan da dert yanıyor aslında, şimdikiler çok vefasız diyerek, istiyorki orada bizlerde olalım, yöneticiler de olsun. Şimdilerde her maça gidecek kadar parası yok ama elinden geldiğince maçları yerinden takip ediyor ve her maça ayrı bir yazıyla geliyor. Bizimle aynı şeyi söylüyor o da, biletler çok pahalı halktan uzaklaşıyor Fenerbahçe. Bu stadda 10 bin liraya da bilet olsun ama 10 liraya da bilet olmalı diyor. Belki de mevcut yönetime en çok kızdığı konulardan biri de bu.
Bize bir kartını veriyor ve telefon numarasını, müzeye davet ederken. İsme bakıyoruz Vecdi Teker, altında da Paşalı yazıyor. Merak ediyoruz Birol isminin nerden geldiğini, geldiğinizde anlatırım onu da diyor. Ama kitaptan okuduğumu yazayım ben size. Kapalıçarşı'da çalışırken bir gün kadının biri Birol diye bağırarak kapılara vuruyor. Vecdi Teker, Birol diye biri yok demek istiyor, bu sefer de Birol diye bağırarak ona vurmaya yelteniyor. Gürültü patırtı fazla büyümeden diğer esnaf arkadaşlar kadını uzaklaştıyor lakin o günden sonra herkes Vecdi Teker'e Birol diye sesleniyor ve bu isim üzerine yapışıyor kalıyor.
Doğduğu yer Küçükmustafapaşa, oturduğu yer Kocamustafapaşa, çalıştığı yer Bayrampaşa. İlk yaptığı pankartına Kocamustafapaşalılar diye imza atıyor. Bayrampaşalılar aklına giriyor, ekmeğini burdan kazanıyorsun ama oturduğun yerin adını yazıyorsun diyerek. Bir sonraki pankartını Bayrampaşalılar diye imzalıyor. Bu sefer Gaziosmanpaşalılar bütün Paşaları yazıyorsun bizimkini de yazıver bir dahakine diyorlar. Birol abimiz pratik bir çözüm bularak herkesin gönlü olsun diyerekten Paşalı diye imzalıyor bir dahaki pankartını ve bundan sonrakileri de. Bu ismi çok seviyor ve Paşalı Birol oluveriyor bir anda. Şu anda Türkiye'deki bütün stadları defalarca turlayacak kadar pankartı var Paşalı'nın, 100 bin kadarlık fotoğraf arşivi, hepsi Bayrampaşa'daki müzesinde sizi bekliyor.
Ve son söz. Tribün emekçisi diye bir tabir varsa eğer; en büyük tribün emekçisidir Vecdi Teker ya da hafızalara kazınan o adıyla Paşalı Birol.
[devamı]
Derdimiz kısa (ya da değil bilemedim), net ve düşündürücü de. Gündemi hayli meşgul eden bir olay, geçtiğimiz hafta basketbol liginde oynanan Galatasaray-Fenerbahçe derbisinde yaşandı. Vuku bulan olaylar bütünü (olayları anlatmaya ayrıca gerek yok sanırım), medyada mantığımın hiçbir yanına uyduramadığım bir şekilde sorgulanıyor. Sporun içinde ne yazıkki bulunan ve insanları da bir şekilde yönlendirme imkanına sahip, bir takım sorumsuz kalemler, belki de futbol eleştirmenleri diyebileceğimiz koca koca adamlar soruyor: rakip takım taraftarının gelmesinin yasak olduğu bir maçta ne işiniz vardı, sizi içeriye kim aldı, bileti nereden temin ettiniz, televizyon maçı veriyorken orada bulunma amacınız neydi? Sorulara bakınca ciddi bir suç işlenmiş gibi hissettiriyor aslında. Zaten suçu teşhis etmişler cezasını da kesmişler kendilerince. Hatta yan suçları da belirlemişler. Sorulara devam: hocam bileti bu şahıslara verenler de, içeri alanlar da suçlu değil mi? Ne garip geliyor bir insanın bir maça gittiği için 6 ay spor müsabakalarına girişinin yasaklanması ve bonus olaraktan 1500-2000 lira gibi bir cezaya çarptırılması. Ben hangi takımı tutuyorsam tutuyorum, kim beni ne hakla suçlayabilir ki maça gittiğim için. Diyorlarki rakip takım taraftarının girmesi yasak olan bir maça gitmek suçtur. Ben de diyorumki başörtüsüyle girmenin yasak olduğu yerlerde var bu memlekette ama baş örtüsünü çıkartıp girebiliyor o yerlere değil mi? Bu adam da atkısını formasını çıkarmış girmiş, kime ne. Yalnız ortalığı yaptığı tek hareketiyle provoke ettiği ekranlara yansıtılan bir kadın var. Hadi ona verilen cezayı bir yerden mantığıma anlatabiliyorum ama adamın ne suçu var Allah aşkına. Öyle bir gündem yaratılıyorki medya tarafından, istedikleri gibi yansıtıyorlar olayları, istedikleri gibi yönlendiriyorlar insanları. Hukuk, adalet hak getire. Zaten uygulanmayan, hatalı uygulanan ya da kişiden kişiye, kurumdan kuruma faklı uygulanan yasaların ülkesi, bir hukuk devleti. O da medya baskısı üzerine kesiyor, biçiyor cezaları. Burada renk ayrımı gözetmeden, her renkten taraftar olarak bu tarz konularda bir bütün, bilinçli ve duyarlı olunabilmeli, ortada işlenen bir suç varsa cezası uygulanacak elbette ama böyle mantıksız, haksız hukuksuz işlere karşı bir ve dik durabilmek gerek. Bizler her renkten taraftar, hepimiz farklı gemilerde ama aynı suyun üzerindeyiz. Şunu unutmamak gerek; gemiyi taşıyan su ile onu yutan su, aynı sudur ve gün olur fırtına sizin geminize döner.
[devamı]